Lütfen web tarayıcınızın Javascript desteğini aktif ediniz!
Kalbimizde Döllenen Mutluluk - 3 ( Yazan : Ayışığı )

Kalbimizde Döllenen Mutluluk - 3 ( Yazan : Ayışığı )

Bizim birazdan bir bebekle randevumuz var. Yoldayız. Onu görmeye gidiyoruz. Kucağımıza alacağız, gözlerine bakacağız, koklayacağız. Eğer ‘tamam’ dersek bizim olacak. Alıp eve geleceğiz.1 yıl 6 ay 8 gün sonra.( Daha önceki beklediğimiz seneleri saymazsak)

Şu anda bu kelimeleri satırlara dökmek ne de kolaymış. Ama size, o gün üzerimizde yarattığı milyonlarca ton ağırlığını anlatamayacağım. Hayatımızın en ağır, en zor günü. Kalbimde yarattığı sancıyı ifade edemeyeceğim. Biz bir seçim yapacağız. Bir bebeği isteyip istememeye karar vereceğiz. Yok gerçekten anlatamayacağım. Böyle zor bir an, karar olamaz. Oysa işin tuhafı,  Cuma günü telefon geldiğinde anlamsız bir rahatlık vardı üzerimde. Sevinç, heyecan. Ben Pazartesi günü bir bebekle bu eve döneceğimizi biliyordum. Daha önce hiiiiiiiç hissetmediğim bir şekilde bunu içimde duyumsamama rağmen ölebilirdim heyecandan… Zaten o günün sonu da pek iyi olmadı. Yatağa düştüm desem yeridir. Burada tabi kendi duygularımı paylaşıyorum. Bir de eşime sormak lazım.

Oysa şimdi bunları düşündüğümde insanın kendini bazı şeyler için yıpratmasının ne kadar anlamsız olduğunu görüyorum ve kendime yaptıklarım için üzülüyorum. Yaşamda her şey olacağına varıyor. Bizim için hazırlanmış olan şeyi sabırla kabul edip beklemek gerekiyor. Kendini ve etrafındaki insanları tüketmenin anlamı yok aslında. Bilinmez ve öngörülemez olayların insanın üzerinde yarattığı travmalar bunlar ama biraz sakin kalıp inancımızı kaybetmesek bu kadar duygu fırtınasında boğulmayacağız. Üzücü olaylardan sonra, yaşamın bazen bizim için hazırladığı şahane şeylerin olduğuna inansak ne güzel olurdu. İnansak ve beklesek sadece… Sabırla…

Bir bebekle buluşmaya gittiğimiz o sıcak temmuz gününe gelene kadar geçen süreci paylaşayım;

Biz yurt dışına giderken, içimde yine bin tane düşünce savaş veriyordu. Hangi birini susturacağımı şaşırdım. Ama hayırlı olanın bu olduğuna kalpten inandım. Döndüğümüzde sıra bize gelecekti. Almanya bir bebeğe alışveriş yapmak için müthiş bir yerdi. Kendimi buna kanalize ettim. Yoksa o bir ay zor geçerdi. Bir bebeğin ihtiyacı olabilecek her şeyi aldım diyebilirim. Hayatımın en güzel alışverişiydi. Önceden bebek kıyafetlerine dokunup sevip ağlayan birini düşünürseniz mutluluğumu siz tahmin edin. Hepsini büyük bir keyifle seçtim. Hangisi iyi, hangi ürün daha kullanışlı düşüne düşüne, sora sora aldım. Ateş ölçme aletinden, biberon sterilizatöründen tutun, tırnak makasına, sabununa kadar. Kızımızın her şeyi hazırdı. Geldiğimiz son güne kadar eksiklerini tamamladım. Tabi ki kaç aylık olduğunu bilemediğimizden hep 1-2 yaş kıyafetler aldım. O bir ay alışveriş, gezme ile geçti. Sakinleştim biraz. Kocaman parklarında oturdum saatlerce. Bazen hiçbir şey düşünmeden öylece durdum. Zaten çok ihtiyacım vardı buna. Çok ağır yıllardan geçmiştim.

Bir ay geçip gidiverdi. Döndüğümüzde hemen Sosyal Hizmetler’e haber verdik. Ve bu kez de evde hazırlıklara başladık. Oturma odası olarak kullandığımız odayı boşalttık. Duvarları boyattık. Sonra mobilya almaya sıra geldi. Onu mu alalım bunu mu alalım diye gezip durduk. Yatak geldi, gardrop geldi. Elli yere bakılıp, halı, perde alındı. Ve getirdiğim birçok süs eşyası ile odanın dekoratif şeylerini kendi ellerimle hazırladım.

İsmine de günlerce bakıp karar verdik. İsim tablosunu da ellerimle hazırlayıp koydum bir kenara. Asamadım duvara.

Ah sonrasındaki o bekleme süreci yok mu? İnsanın ömrü tükenebilir. 1 ay geçti hiç haber yok. Aslında sıra bizde ama başka şehirden buraya atama gibi bir şey olmuş bizim önümüze iki aile geçmişti. (Oysa bizim kızımız daha doğmamış bile :)  İyi ki de geçmişler :) )

Ona da tamam dedik. 1 ay daha geçti sosyal hizmetlerden hiç ses yok. Bu arada bu süreçte kendisini yiyip bitirdiğim bizim gibi evlat edinen bir arkadaşım var. Başka bir arkadaşımızın vasıtası ile tanışmıştım. Bana nasıl destek olduğunu anlatamam. Hayatımda kimseyi bu kadar rahatsız etmiş olamam. Onun varlığı bana çok güç verdi. Bıkmadan usanmadan bana destek oldu..Hakkını ödemem zaten mümkün değil. Bu süreci yaşayan veya yaşayacak olan herkesin bu yoldan geçen birine ihtiyacı var aslında.

1 ay daha geçti. Kapısı açık olan çocuk odasını artık görmek istemiyordum. İçim sızlıyordu. O kapının önünden gözü yaşlı geçmeler başlayınca, kapıyı kapattım. 2 gün sonra bir umut geldi içime yeniden açtım. Başka bir gün moralim bozuldu bir gün, yeniden kapattım.

Taş olsa ortadan ikiye ayrılırdı diye düşünüyordum. Bu bekleyiş ve bir seçim yapacak olma duygusu insanı yiyip bitiriyordu. Oysa yapılması gereken sadece sabırla beklemekti. Sonradan düşündüğümde görüyorum ki kızımız doğacakmış, hukuki süreci gereği yuvada bekleyecekmiş ve o süreç bitip bir aileye gitmesi gereken gün, zaten bize haber verilecekmiş. Üzülecek hiçbir şey yokmuş. Ama insan o zaman bunu göremiyor ki…

Bir gün telefon geldi. Bizi dosya görmek için davet ettiler. Gittik ama olmadı bazı nedenlerden dolayı. Sadece dosyayı gördük ve döndük. Bana hiç iyi gelmedi bu ama yapacak bir şey yoktu beklemekten başka.

1 ay daha geçti. Annemlere gittim. Oturma odasında bir yün gördüm yavruağzı. Ve örülmüş bir parça bir şey. Güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. Ama artık her şeye ağlama eğiliminde olduğum için gülmek çok uzaktı. Gözüme yaş doldu. “Bebek yok ki, O da gelmeyecek galiba “ dedim. Annem de “olur inşallah, sabırlı ol. Bende sürpriz olsun istemiştim ama gördün “ dedi.  Kızıma hırka örüyormuş, ‘olmayan kızıma’ hırka örmeye başlamış.!

O hırkayı, yelekler kovaladı sonrasında. Onların hepsini eskitip paralanana kadar giydirdim kızıma. Çok değerliydi benim için. O eskimiş lekelenmiş hallerini de koydum bir hurca saklıyorum. Kimselere vermem saklarım ölene dek.

Böyle böyle geçti günler. Zaman zaman telefon açıyordum ancak birilerine ulaşmak çok kolay olmuyordu artık. Yaz dönemi çalışanların eğitimleri, seminerleri, tatilleri vardı . Bir gün kalktım Cağaloğlu’na gittim. “Nerede benim bebeğim” niye bana sıra gelmiyor? “ diye. Kurumda da biraz karışık durumlar söz konusu idi. Konuştum, ağladım geldim. Yine beklemeye başladık.

Temmuz ayına gelmiştik. Ben Kurum’a bir konu ile ilgili dilekçe fakslamıştım. Faksın ulaşıp ulaşmadığını öğrenmek için Müge hanımı aradım. O da bana “ bende sizi arayacaktım, size uygun bir dosya var, pazartesi günü bekliyorum” dedi. Kalbim yerinden fırlayacaktı, hemen eşimi aradım. Arada koca iki gün vardı.

Hafta sonu geçti, Pazartesi yola koyulduk. Hiç konuşmuyoruz eşimle. Eşim genel olarak daha sakin zaten. Sesim çıkmıyor hiç. Tek istediğim sadece panik halimden çıkmak ve stressiz olmak. Başka bir hayal kuramıyorum. Öyle zor ki o saatler. Bir dosya göreceğiz ve karar vereceğiz.

Nihayet geçtik karşıya. 2 yıl önce sıcak bir yaz günü. Hatta ramazan’ın ilk günü. O yukarıdaki basık odaya çıktık. Cam yok, havalandırma yok. Dosyayı gördük. Sonra Müge Hanım bizi yalnız bıraktı, baş başa kaldık eşimle. Birçok şeyi farklı yönleriyle düşünmeye çalışıyoruz. O sırada duygularımız karışık, korku var içimizde. Ama insan geleceği görse, kendini yer mi hiç? Yemez tabii ki ama görmüyoruz işte. Bilinmezlik insanın ruh halini darmadağın ediyor.

Eşimle bakıyoruz birbirimize..hava sıcak ,saçlarımdan terler akıyor. Nefes alamıyorum. Eşimde aynı durumda. Bizi en çok düşündüren ilk kez bir bebek görmeye gideceğiz. Biz ne yapacağız? Nasıl karar vereceğiz? Nasıl bir bebek? Ne hissedeceğiz? Alıp eve mi götüreceğiz? Diyelim ki ısınamadık !!!! ( o ne demekse )  Bu bebeği istemiyoruz mu diyeceğiz? Bu duygular arasında gidip geldik. İnsan düşüncelerinden utanıyor. Zor gerçekten çok zor anlar. Hayatımızın belki de en zor anları.

Bu düşünceler arasında eşim bir anda “hadi kalk gidelim, görelim bebeği” dedi. Birden o duyguları bırakıp aşağıya indik. “Gidiyoruz biz” dedik.

Bizim birazdan bir bebekle randevumuz var. Yoldayız. Onu görmeye gidiyoruz. Kucağımıza alacağız, gözlerine bakacağız, koklayacağız. Eğer ‘tamam’ dersek bizim olacak. Alıp eve geleceğiz.1 yıl 6 ay 8 gün sonra.

 Saat 10 civarları olması lazım. Aradık bulduk yuvayı. Müdürün ve diğer çalışan personelin olduğu odaya gittik. Müdüre hanım bizi samimiyetle karşıladı. Oturduk masasının yanındaki ki sandalyeye. Heyecan içindeyiz. Ona da derdimizi anlatıyoruz “ biz bebek gelince ne olacak, ne diyeceğiz, nasıl karar vereceğiz, bilmiyoruz” diye.

Küçük bir çocuk gibiyiz aslında. O da bize “ gayet normal bunlar, önemli olan sizin duygularınız ve her anlamda size uygun bir bebek olması, lütfen rahat olun “ diyor. Bir yandan yüzümüzde manasız bir gülümseme, bir yandan içimizde fırtınalar. Ben, bizi bir odaya götüreceklerini düşünüyordum kiiiiiiiii tam o sırada müdüre hanım;

“ Evet, işte geliyor bebek” dedi. Kapı benim arkamda kalıyordu. Başımı çevirdim, bebeğin sadece bacaklarını gördüm ve önüme döndüm.

Size “ağladım” diyemeyeceğim. Oturduğum yerde başımı ellerimin arasına alıp böğürerek, hıçkırarak ağladım. Aslında kustum ben sanırım. O anın ağırlığını kaldıramadım. Yılların getirdiği özlemi, hasreti, çekilen acıları kustum. Belki de tüm acılarımı o odada bıraktım o gün. Sular geldi, peçeteler geldi. Biraz kafamı kaldırdım, eşim bebeği kucağına  almış gülümsüyordu. Hemşire bana getirdi. Ama ben onu alamadım kucağıma, yapamadım.

Elim ayağım titriyordu. Biraz daha döküldü gözyaşlarım, elimde değildi tutamıyordum kendimi…

Sonra biraz sakinleşince kucağıma aldım. Kızımın o anlamlı bakışı, yüzündeki ifade beynime kazındı. Dün gibi gözümün önünde. İki aylık küçücük bir bebek… Uyudu kollarımda hemen… Onu kollarımda tutmak ve o an… Hayatım boyunca her anımsadığımda hep ağladığım an… Hep gözümden yaşlar süzülerek anımsayacağım an… İfade etmek çok çok güç…

Kucağınıza bir bebek veriyorlar ve siz bir karar vereceksiniz!!!! Ne boşuna düşüncelermiş. Hepsini gülerek anımsıyorum.

Biz bir karar vermedik. Bebeğe baktık, ağladık ve güldük. Eşimle karar vermek için hiç konuşmadık. Birbirimizin yüzüne gülerek baktık. Ben Müge hanım’ı aradım saçma sapan kim bilir neler söyledim. “Biz geliyoruz” dedim. Çünkü Sosyal Hizmetlere dönüp evrak imzalamamız gerekiyordu. Valilik onayından sonra bebeğimizi alıp gidecektik. Kızımızı orada bıraktık. Çıktık. Öğle tatilini bekledik, evrakları imzaladık, onayı bekledik ve akşamüstü yuvaya döndük tekrar. (Bu arada Müge Hanım ve sonrasında hukuki süreçte bize yardımcı olan Gülay Hanım gibi şahane insanlarla bu işleri yürütmek de bizim için çok büyük bir şanstı gerçekten. Onların yaşamımızdaki yeri bambaşka olarak kalacak.)

Bebeğimizi getirdiler. Kıyafeti değişmişti. Elbisesi çıkmış daha günlük bir şeyler giydirmişlerdi. Muhtemelen o elbiseyi ailesi ile tanışmaya çıkacak başka bir bebek giyecekti :) ) Eve geldiğimiz kıyafetlerini, biberonunu, saç bandını sakladım bir kutuya. Zaman zaman açıp bakarım, severim o kıyafetleri, penye tshirt’ünün üstündeki deliği görünce de bir kez daha hüzün dolar içime… 

Kucağıma aldım, yine uyudu hemen. Bir biberonun içinde mama verdiler. Kaç numara bez ve hangi mamayı alacağımı yazdılar. Arabaya bindik ve evimize doğru yola koyulduk. Evde her şey vardı ama 2 aylık bir bebeğin giyeceği bir şey yoktu :) Eve doğru gelirken bir mağazaya uğradık, küvet, bebek bezi, mama ve birkaç parça acil giydirmek için body aldık.

Eve geldiğimizde artık ben kötüleşmeye başladım. Kardeşim, kuzenim, arkadaşım geldi.

“Ben çok hastayım, kötüyüm yatmam gerekiyor “ dedim. Gidip uzandım. Zor, yorucu bir gündü. Üzerimden kalkan yükle elim ayağım boşaldı sanırım. Gücüm kuvvetim kalmamıştı. Ben nasıl bakacaktım bebeğe, hiçbir şey bilmiyordum ki… Acayip bir duygu karmaşası yaşıyordum. Allak bullak olmuştum. Evde bir bebek vardı.

O gece kızımız ağladığında mamasını vermek için kalktım. Kokusu dün gibi burnumda. O gece yarısı anladım. Bu bebek artık benimdi, bizimdi. O kadar bize muhtaçtı ki. Aslında bizde ona öyle muhtaçtık ki… Birbirimizden farkımız yoktu. Onu öptüm, öptüm. Sımsıcaktı. Ben artık onun annesiydim.

Sabah eşim işe gitti. Evde yalnızdım. Deli gibi ağlıyordum,”ben ne yapacağım “ diye? Uzaktan bu yazdıklarım çok saçma gelecektir ama içime deli bir korku girdi. Ben nasıl bakacağım bu bebeğe? Ben ne yaptım?  diye…  Sanırım sanal bir lohusalık sendromu geçirdim. Ama çok uzun sürmedi. O gün eve dolan dostlar, akrabalarla her şey kolaylaştı. Ben Leylâ gibiydim. Ne yaptığımı, ne konuştuğumu bilmiyorum. Perişan bir haldeyim. Benim bebeğim var, anne olmuşum!!!!!!

Düşünceli arkadaşlarım torbalarla küçük bebek kıyafeti getirdi. Onlar makineye atıldı, yıkandı, ütülendi. Ben kaç gün yemek yiyemedim bilmiyorum. Karnım mideme yapışmıştı.

Yavaş yavaş her şey oturmaya başladı yerine… Öyle komik günlerdi ki… Eve sürekli gelen giden var. Bebeğimiz sürekli uyuyor, biz onu sevmeye doyamıyoruz. Bakıyoruz uyanmıyor alıyoruz kucaktan kucağa uyurken seviyoruz.

Neyi nasıl yapacağımı öğrenmeye başladım. Banyosu, alt değiştirmesi, maması…

Zaten o kadar şahane bir bebekti ki… Sallamak yok, mamasını veriyorsun yiyor, gazını hemen çıkarıyor, huzurlu, güler yüzlü, ve sakindi. O günlerde onun karakteri ile ilgili sarf ettiğim tanımlamalar bugünde aynı şekilde geçerliliğini koruyor. Güçlü, inatçı, kararlı bir bebekti. Hem duygusal hem fiziksel olarak hep güçlü ve cesur bir çocuk oldu.

O dönem, günde kaç kez, uyurken O’na bakıp,  Allah’a şükrettik bilmiyorum. Bize öyle bir hediye vermişti ki…. Ben çok uzun bir süre geceleri, O uyumasına rağmen defalarca uyandım bilmiyorum. zÜstü açık mı? Bir sorun var mı? Nefes alıyor mu? Orada yatıyor mu? Diye.

Günler geçip O bize, biz O’na alıştıktan sonra “ya o gelmeseydi” “ ya o olmasaydı” diye düşünüp hayıflandık. O bizim bebeğimiz olmak için yaratılmış gibiydi. İyi ki gelmişti. İyi ki bizim bebeğimiz olmuştu. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki eşim ve benim adıma; eğer hemen bir bebeğimiz olsaydı biz bu yola maalesef girmeyecektik. Ve kızımız gelmeyecekti. Yani  “iyi ki baştan bizim bebeğimiz olmamış” bile diyebiliyoruz. Ben bunu gerçekleştiren diğer ailelerinde aynı duyguyu yaşadığına eminim.

Anne oldum ben. Tüm anneler gibi birçok zaman yorgun, ama yorgun da olsa, hasta da olsa, ona yemek yapacak, ona bakacak, yedirip içirip, altını değiştirip, kitap okuyup, şarkı söyleyecek gücü bir şekilde kendinde bulabilen bir anne…

Anne oldum ben.Kimi zaman sabır taşı gibi sakin, anlayışlı..Kimi zaman sabrı taşan, kızabilen…Onunla yeniden çocuk olmayı anlayan,bir minik çocuğun gözüyle dünyayı yeniden keşfeden..Hasta olduğunda eli ayağı birbirine giren, özene bezene yaptığım yemekleri afiyetle mideye indirdiğinde kendi yemiş gibi mutlu olan bir anne…

Anne oldum ben. Her anne kadar mutlu, her anne kadar mutsuz…gözlerindeki ışığa dünyayı yakacak,varını yoğunu ona harcayacak, iyi bir eğitim alması için uğraşacak, İyi,vicdanlı,merhametli, adil bir insan olması için çabalayacak bir anne…

Anne oldum ben. Anne olmak için doğurmam gerekmediğini, kan bağı, soy bağı olmadan da bir çocuğu canın gibi sevebileceğini anladım. Anne olmanın “gerçek” manasının “sevgi” olduğunu öğrendim.

Anne oldum ben… Her anne gibiyim. Sadece biraz daha farklı bir yol bizimkisi…çok özel bir yol. Tarifsiz, güzel bir yol. Hatta bu farkı konuşmak bile bir süre sonra anlamsız geliyor. O “saç teli kadar ince” detayı paylaşmak dokunuyor bile insana… Çünkü bizim için o detayın hiç bir manası yok artık. “evlat edinmek” detayının yani… Bizim canımız, ciğerimiz, evladımız o.

Tüm bunları niye paylaştım? Birilerinin, sadece yaşadıklarımı ve hissettiklerimi okuması için değil elbette.

Biliyorum ki bunu okuyup, aynı sorunların içinde yaşayan insanlar, kendilerinden bir şeyler bulacaklar. Belki içlerine bir ışık doğacak, o ışık kendilerini ve etrafını aydınlatacak. Bir kadının, ailenin yaşadıklarından güç alacaklar. Umutsuzca durdukları yerden kalkıp bir yola koyulacaklar. O yola koyulacak kişilere gönülden, candan;

İYİ YOLCULUKLAR DİLİYORUM….

Varacağınız yerin yaratacağı o muhteşem duygu ile çok  mutlu olacağınıza ve o yola çıktığınıza pişman olmayacağınıza eminim.

AYIŞIĞI’NDAN SEVGİLERLE…

 

Bu içeriği paylaş